
Peygamber Efendimizin hayatı anlatılırken insan ister istemez durup yavaşlar. Çünkü onun yaşamı sadece geçmişte kalmış bir hikâye değildir, bugün bile insanın içini yoklayan bir çağrı gibidir. Sevinçte ölçüyü, acıda sabrı, güçte merhameti nasıl taşıyabileceğimizi sessizce öğretir. Onu tanıdıkça, insan kendi kalbine de daha dikkatli bakmaya başlar.


Peygamber Efendimiz, Miladi 571 yılında, Rebiülevvel ayının onikinci gecesinde Mekke’de dünyaya geldi. Bu tarih İslam kaynaklarında “Fil Yılı” olarak anılır ve o dönem Mekke’nin hafızasında derin bir iz bırakmıştır.
Babası Abdullah’ı doğmadan önce kaybetmişti. Daha dünyaya gözlerini açmadan hayatın eksik tarafıyla tanıştı. Annesi Âmine’nin şefkatiyle büyümeye başladı ama bu da uzun sürmedi. Küçük yaşta annesini de kaybedince, dedesi Abdülmuttalib’in, ardından amcası Ebu Talib’in himayesine girdi. Çocukluğu, erken olgunlaşmayı öğreten bir yalnızlıkla geçti. O yüzden hiçbir zaman şımarık olmadı, hiçbir zaman hoyrat bir neşesi olmadı.
Gençlik yıllarında Mekke sokaklarında “Muhammedü’l-Emin” diye anılmaya başladı. Çünkü kimsenin malına, onuruna, sözüne gölge düşürmezdi. Ticaret yaptı, insanlarla ilişki kurdu, ama hiçbir zaman hırsın peşinden gitmedi. Henüz peygamberlik gelmeden önce bile, insanlar ona içgüdüsel bir güven duyuyordu. Bu güven, ileride taşıyacağı büyük sorumluluğun sessiz bir hazırlığı gibiydi.
Peygamber Efendimize ilk vahiy, Miladi 610 yılında, Mekke yakınlarındaki Hira Mağarası’nda geldi. O an, sadece bir bilginin indirildiği bir an değil, insanlık için yeni bir çağın başladığı bir eşikti.
Vahiyden önceki yıllarda yalnızlığı severdi. Kalabalıktan kaçtığı bu zamanlar, aslında dünyadan kopmak değil, dünyayı anlamaya çalışmaktı. Hira’da uzun uzun düşünür, gördüğü adaletsizlikleri, putlarla dolu bir toplumun çıkmazlarını kalbinde tartardı. İlk vahiy geldiğinde korktu, sarsıldı, yükün ağırlığını iliklerine kadar hissetti. Eve döndüğünde “Beni örtün” demesi, bu sorumluluğun ne kadar insani bir ağırlık taşıdığını gösterir.
Peygamberlik dönemi kolay geçmedi. Alay edildi, dışlandı, tehdit edildi. Taşlandı, boykot edildi. Ama hiçbir zaman intikam dilini seçmedi. Sabırla anlattı, sabırla bekledi. Mekke’de yollar kapandığında hicret geldi. Medine’ye göç, sadece bir yer değiştirme değil, inancın hayatta kalma iradesiydi.
Medine döneminde artık sadece bir tebliğci değil, bir toplum kurucusuydu. Anlaşmalar yaptı, adalet tesis etmeye çalıştı, farklı inançlara alan açtı. İslam için yapılan savaşlar ise bir yayılma hırsının değil, var olma mücadelesinin sonucuydu. Hiçbirinde zulmü meşrulaştırmadı. Savaşın bile bir ahlakı olması gerektiğini öğretti.
Peygamber Efendimiz, Miladi 632 yılında, Medine’de vefat etti. Hayatının son günleri, büyük mücadelelerle dolu yılların ardından gelen sakin ama derin bir vedaya benziyordu.
Vefatından önceki dönemde bedeni yorulmuştu ama zihni ve kalbi hâlâ ümmetiyle meşguldü. İnsanlara son kez hatırlatmalarda bulundu, hak ve adalet konusunda taviz vermemelerini istedi. Kimseye üstünlük taslamayın dedi, emanetlere sahip çıkın dedi. Sözleri, arkasında bırakacağı boşluğu dolduracak bir pusula gibiydi.
Son anlarında bile telaşlı değildi. Yanında olanlara yük olmamaya çalıştı, ibadeti elden bırakmadı. Vefatıyla Medine sessizliğe büründü. Onu en yakından tanıyanlar bile bu ayrılığın ağırlığını kolay kolay kavrayamadı. Çünkü gidişi sadece bir insanın değil, bir rehberin hayattan çekilmesiydi.
Peygamber Efendimizin yedi çocuğu vardır ve bunların altısı Hz. Hatice validemizden, biri ise Hazret-i Mariye validemizdendir. Hayatı boyunca baba olarak yaşadıkları, onun merhametini ve insan yönünü en açık şekilde gösteren alanlardan biridir.
İlk çocuğu Kasım’dır. Bu yüzden kendisine Ebu’l-Kasım künyesi verilmiştir. Kasım küçük yaşta vefat etti. Ardından Abdullah dünyaya geldi, o da çocuk yaşta vefat eden evlatlarındandır. Bu iki kayıp, onun kalbinde derin izler bıraktı ama kaderle kavgası olmadı. Acıyı sessizce taşıdı.
Kızları Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma’dır. Zeynep en büyük kızıdır. Rukiyye ve Ümmü Gülsüm, art arda evlat acısı yaşamasına sebep olacak şekilde genç yaşta vefat etmiştir. Fatıma ise onun en küçük kızı ve en çok benzeyeni olarak bilinir. Ona ayağa kalkarak karşılık vermesi, baba kız ilişkisinin ne kadar derin olduğunu gösterir.
Son çocuğu İbrahim’dir. Mariye validemizden dünyaya gelmiştir ve o da henüz çok küçükken vefat etmiştir. İbrahim’in vefatında gözlerinden yaş süzülmüş, “Kalp üzülür, göz ağlar ama biz Rabbimizi razı etmeyecek söz söylemeyiz” diyerek acının nasıl yaşanacağını öğretmiştir.
Peygamber Efendimizin kedisinin ismi Müezza olarak bilinir. Bu isim, onun hayvanlara karşı duyduğu özel ilgiyi ve şefkati anlatan küçük ama anlamlı bir detaydır.
Kedileri severdi çünkü onlarda sessiz bir denge görürdü. Müezza’nın yanındayken sesini yükseltmez, onu rahatsız etmezdi. Rivayetlere göre bir gün cübbesinin eteğinde uyuyan kedisini uyandırmamak için elbisesinin o kısmını kesmişti. Bu davranış, merhametin büyük sözlerle değil, küçük tercihlerle yaşandığını gösterir.
Onun dünyasında hayvanlar bir eşya değil, Allah’ın yarattığı canlılardı. Sadece kedilere değil, tüm hayvanlara karşı dikkatli olunmasını isterdi. Aç bırakılmalarını, eziyet edilmelerini ağır bir dille eleştirirdi. Bu yüzden Müezza sadece bir kedi değil, onun merhamet anlayışının sessiz bir tanığı gibidir.
Peygamber Efendimizin kabri, Medine’de Mescid-i Nebevi’nin içinde, vefat ettiği odadadır. Hayatı boyunca sade yaşayan bir insanın, ardından da gösterişten uzak bir mekânda yatması tesadüf değildir.
Vefat ettiği yer, eşi Hz. Âişe’nin odasıydı. O gün orası bir evdi, bir mescitten çok bir yaşam alanıydı. Zamanla Mescid-i Nebevi genişletildi ve bu oda mescidin bir parçası haline geldi. Bugün Ravza olarak anılan bu alan, ziyaret edenlerin kalbinde derin bir sükûnet hissi bırakır.
Onun kabri bir anıt gibi yükselmez. İnsanları etkileyen şey taşlar ya da ihtişam değildir. Orada durup dua eden kişi, daha çok kendi içini dinler. Çünkü orası bir liderin değil, insan olmayı öğreten bir rehberin istirahat yeridir.
Peygamber Efendimizin öz kardeşi yoktur. Babası Abdullah vefat ettiğinde henüz doğmamıştı ve annesi Âmine validemiz de daha sonra başka bir evlilik yapmadığı için aynı anne babadan bir kardeşi olmamıştır.
Ancak onun hayatında kardeşlik sadece kan bağıyla sınırlı değildi. Sütannelik geleneği sebebiyle süt kardeşleri vardı. Halime Hatun’un yanında kaldığı dönemde birlikte büyüdüğü çocuklar, onun çocukluk dünyasında önemli bir yer tuttu. Bu bağ, Arap toplumunda gerçek bir kardeşlik kadar güçlü kabul edilirdi.
Belki de bu yüzden insanlara hitap ederken “kardeşim” kelimesini bu kadar içten kullanabiliyordu. Yalnız büyümüş bir çocuğun, ileride bütün bir ümmeti kardeşlik fikri etrafında toplamaya çalışması tesadüf değildir. Kardeşliği eksiklikten değil, bilinçten kurdu.
Peygamber Efendimizin annesinin adı Âmine, babasının adı ise Abdullah’tır. İkisi de Mekke toplumunda vakarlarıyla bilinen, sessiz ama saygın insanlardı.
Babası Abdullah, oğlunun doğumunu göremeden vefat etti. Bu yokluk, Peygamber Efendimizin hayatına çok erken yaşta yazılmış bir kader çizgisi gibiydi. Annesi Âmine ise onu büyük bir sevgiyle büyüttü ama o da oğlunun yanında uzun süre kalamadı. Henüz altı yaşındayken annesini kaybettiğinde, hayatın ağır tarafıyla bir kez daha yüzleşti.
Bu erken kayıplar onu sertleştirmedi. Aksine, yetimliğin ne demek olduğunu bizzat yaşamış biri olarak, hayatı boyunca yetimlere karşı ayrı bir hassasiyet gösterdi. Anne ve baba eksikliği, onda bir boşluk değil, derin bir merhamet alanı açtı.
Peygamber Efendimizin hayatı boyunca evlendiği eşlerinin sayısı on birdir. Bu evliliklerin her biri kişisel bir tercihten çok, dönemin sosyal şartları ve insanî sorumluluklarla şekillenmiştir.
İlk eşi Hz. Hatice’dir. Onunla yirmi beş yaşındayken evlendi ve Hatice validemiz vefat edene kadar başka biriyle evlenmedi. Bu evlilik sevgi, sadakat ve derin bir dostluk üzerine kuruluydu. İlk vahiy geldiğinde ona inanan, onu sakinleştiren ve arkasında duran ilk insan Hz. Hatice validemizdi. Hayatındaki yeri hiçbir zaman dolmadı.
Hatice validemizin vefatından sonra yapılan evlilikler ise çoğunlukla dul kalmış, zor durumda olan ya da toplumsal bağları güçlendirmeye ihtiyaç duyulan kadınlarla gerçekleşti. Hazret-i Mariye, Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeynep bint Huzeyme, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Zeynep bint Cahş, Hz. Cüveyriye, Hz. Safiyye, Hz. Ümmü Habibe ve Hz. Meymune bu evliliklerin her birinde farklı bir hayat hikâyesiyle yer alır.
Eşleriyle olan ilişkilerinde otoriter bir dil yoktu. Dinlerdi, danışırdı, bazen susmayı tercih ederdi. Ev içinde yardım eder, kırmamaya özen gösterirdi. Onun eşleriyle kurduğu bağ, evliliğin sadece bir birliktelik değil, karşılıklı anlayış ve sorumluluk olduğunun canlı bir örneğidir.



















.webp?alt=media&token=385c1fa5-8125-481b-986f-17831b8c195d)















.webp?alt=media&token=6c3a3030-f69d-4af0-ac9d-7a5d3eb35986)


.webp?alt=media&token=f35f7bab-a402-4285-9c39-1a4809f4d486)










