
Hicret, İslam tarihinde bir yer değiştirmeden çok daha fazlasını ifade eder. İnancını korumak için alınan bilinçli bir kararın, toplumsal ve dini sonuçları olan bir adımıdır. Bu olay, Müslümanların baskı altında yaşadıkları bir dönemden yeni bir düzen kurabildikleri bir sürece geçişini temsil eder. Hicretin anlamı, zamanı ve Kur’an’daki yeri birlikte ele alındığında, neden bu kadar merkezi bir kavram olduğu daha net anlaşılır.


Hicret, Müslümanların inançlarını özgürce yaşayabilmek için baskı gördükleri bir yerden, daha güvenli bir bölgeye bilinçli olarak göç etmeleridir. Bu tanım bir tarih bilgisi gibi görünse de, hicretin arkasında ciddi bir hayat tercihi ve bedel vardır.
İslam tarihindeki ilk hicret Mekke’den Medine’ye değil, Miladi 615 yılında Habeşistan’a yapılmıştır. Mekke’de artan baskılar nedeniyle Hz. Muhammed, bazı Müslümanlara Mekke’den ayrılmaları için izin verdi. İlk kafile yaklaşık on beş kişiden oluşuyordu. Daha sonra baskılar artınca ikinci bir grup daha yola çıktı ve hicret edenlerin sayısı zamanla yüz civarına ulaştı. Habeşistan’ın seçilme sebebi, orada hüküm süren Necaşi’nin adaletli bir yönetici olarak bilinmesiydi. Müslümanlar bu ülkede dinlerini açıkça yaşayabildi.
En bilinen hicret ise Mekke’den Medine’ye yapılan hicrettir. Bu göç, sadece bir yer değişikliği değil, İslam toplumunun fiilen kurulduğu bir dönüm noktasıdır. Medine’ye giden Müslümanlar burada birlikte yaşamaya, kendi düzenlerini kurmaya ve inançlarını açıkça uygulamaya başladılar. Bu nedenle hicret, İslam tarihinde yeni bir başlangıç olarak kabul edilir.
Mekke’den Medine’ye yapılan hicret miladi 622 yılında gerçekleşti. Bu tarih daha sonra hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edildi ama o gün yola çıkanlar için bu, bir takvim meselesi değildi.
O dönemde Mekke’de hayat Müslümanlar için giderek zorlaşıyordu. Baskılar artmıştı, gündelik yaşam neredeyse sürdürülemez hale gelmişti. Medine ile temaslar ise bir süredir devam ediyordu. Orada İslam’ı kabul eden insanlar vardı ve bu şehir, Müslümanlar için ilk kez gerçek bir sığınak ihtimali sunuyordu. Bu yüzden hicret kararı bir gecede alınmış bir karar değildi.
Önce Müslümanlar yavaş yavaş Medine’ye gitmeye başladı. Kimisi ailesiyle çıktı yola, kimisi tek başına. Hz. Muhammed ise Mekke’de kaldı. Herkes gittikten sonra, en son o yola çıktı. Yanında sadece Hz. Ebubekir vardı. Yol boyunca gizlenmek zorunda kaldılar, izlerini kaybettirmeye çalıştılar. Bu yolculuk güvenli değildi, ama başka bir seçenek de kalmamıştı.
Bu tarih, Müslümanların ilk kez bir şehirde birlikte yaşamaya başladıkları, kendi düzenlerini kurdukları an olarak hafızalara kazındı. Bu yüzden hicretin tarihi sadece “ne zaman” sorusunun cevabı değildir. Aynı zamanda bir dönemin kapandığı, başka bir dönemin başladığı andır.
Hicretin tek bir sebebi yoktu. Bu karar, uzun bir sürecin sonunda alındı. Mekke’de yaşananlar artık görmezden gelinecek durumda değildi. O günün şartlarında hicret, bir kaçış değil, mecburi bir yoldu.
Hicreti zorunlu hale getiren başlıca nedenler şunlardı:
Mekke’de artan baskılar
Müslümanlar inançlarını açıkça yaşayamıyordu. Hakaret, dışlanma ve fiziksel şiddet sıradan hale gelmişti. Bazıları köleydi, bazıları ailesinden destek görmüyordu. Bu ortamda kalmak her geçen gün daha zorlaşıyordu.
İnanç özgürlüğünün kalmaması
Namaz kılmak, Kur’an okumak ya da İslam’dan söz etmek bile ciddi sonuçlar doğuruyordu. İnsanlar gizlenerek ibadet ediyordu. Bu durum sürdürülebilir değildi.
Medine’de oluşan yeni zemin
Medine’de İslam’ı kabul edenler vardı ve bu kişiler Müslümanları şehirlerine davet ediyordu. Orada inançlarını daha rahat yaşayabilecekleri bir ortam oluşmuştu. Hicret kararı bu davetle birlikte anlam kazandı.
Toplumsal bir düzen kurma ihtiyacı
Mekke’de Müslümanlar dağınıktı. Medine ise birlikte yaşayıp bir düzen kurabilecekleri bir yerdi. Hicretle birlikte Müslümanlar ilk kez bir toplum olarak hareket etmeye başladı.
İslam’ın geleceğini koruma isteği
Baskılar devam etseydi İslam’ın yayılması neredeyse imkânsız hale gelecekti. Hicret, bu sürecin önünü açtı ve yeni bir başlangıç yapılmasını sağladı.
Hicret kararı bu nedenlerin bir araya gelmesiyle alındı. Ne tek başına korku ne de sadece güven arayışıydı. İnancını ayakta tutmak isteyen bir topluluğun, şartlar karşısında aldığı en gerçekçi karardı.
Evet, Kur’an’da hicret açık şekilde geçer. Üstelik sadece tarihsel bir olay olarak değil, bilinçli bir tercih ve sorumluluk olarak ele alınır. Hicret edenlerden söz edilirken, bunun zor şartlar altında alınmış ciddi bir karar olduğu özellikle vurgulanır.
Kur’an’da hicrete dair dikkat çeken ayetlerden ikisi şunlardır:
Nisa Suresi 97. ayet
Bu ayette, inançlarını yaşama imkânı varken bunu terk etmeyenlerin durumuna değinilir. Kişinin bulunduğu yerde baskı altındaysa ve başka bir yere gitme imkânı varsa, sorumluluktan kaçmaması gerektiği hatırlatılır. Ayet, hicreti bir zorunluluk değil ama şartlar oluştuğunda ertelenmemesi gereken bir adım olarak ele alır.
Enfal Suresi 72. ayet
Bu ayette hicret eden Müslümanlardan ve onların birbirleriyle kurdukları bağdan söz edilir. Aynı zamanda hicret edenlerle etmeyenler arasındaki farktan bahsedilir. Buradaki vurgu, hicretin sadece bir yer değiştirme değil, yeni bir topluluğun parçası olma anlamı taşıdığı yönündedir.
Bu ayetler birlikte okunduğunda, hicretin Kur’an’da tesadüfi bir olay gibi anlatılmadığı görülür. Aksine, inançla ilgili bir duruşun ve bedel ödemeyi göze almanın bir sonucu olarak ele alınır.
Evet, hicretin ardından vahiy gelmeye devam etti. Hatta Kur’an’ın önemli bir bölümü bu dönemden sonra indirildi. Hicret, vahyin sona erdiği bir kırılma noktası değil, aksine içeriğin ve konuların değişmeye başladığı bir dönem oldu.
Bu ayrım, surelerin Mekki ve Medeni olarak sınıflandırılmasıyla anlaşılır. Mekki sureler, hicretten önce indirilen surelerdir. Bu surelerde daha çok inanç, ahiret, sabır ve tevhid gibi temel konular ele alınır. Mekke döneminde Müslümanlar sayıca azdı ve baskı altındaydı. Bu yüzden bu surelerde bireyin inancı ve dirençli kalması ön plandadır.
Medeni sureler ise hicretten sonra indirilen surelerdir. Medine’de Müslümanlar artık bir toplum haline gelmişti. Günlük hayatı düzenleyen hükümler, ibadetlerle ilgili ayrıntılar, toplumsal ilişkiler ve hukuk konuları bu dönemde daha fazla yer buldu. Vahyin içeriği değişti ama özü değişmedi. Şartlara göre yön gösteren bir yapıya büründü.
Kur’an’da toplam 114 sure bulunur. Bunların 86’sı Mekki, 28’i Medeni surelerdir. Bu sayılar, hicretten sonra vahyin ne kadar uzun bir süre devam ettiğini de açıkça gösterir. Hicret, Kur’an’ın tamamlandığı bir son değil, vahyin yeni bir zeminde ilerlediği bir başlangıç oldu.


















.webp?alt=media&token=8fb4ed7d-9799-4cbf-b817-214cebe6b7b3)



.webp?alt=media&token=385c1fa5-8125-481b-986f-17831b8c195d)











.webp?alt=media&token=16479b3c-99b8-4595-8375-a277a2ee5651)








.webp?alt=media&token=6c3a3030-f69d-4af0-ac9d-7a5d3eb35986)


.webp?alt=media&token=f35f7bab-a402-4285-9c39-1a4809f4d486)












