الْوَاقِعَةِ
vâkıa sûresi
vâkıa sûresi ayetleri: arapça yazılışı, türkçe okunuş ve açıklaması

اِذَا
وَقَعَتِ
الْوَاقِعَةُۙ
١
لَيْسَ
لِوَقْعَتِهَا
كَاذِبَةٌۢ
٢
İżâ veka’ati-lvâki’a(tu) Leyse livak’atihâ kâżibe(tun)
Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman, onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.
خَافِضَةٌ
رَافِعَةٌۙ
٣
اِذَا
رُجَّتِ
الْاَرْضُ
رَجاًّۙ
٤
وَبُسَّتِ
الْجِبَالُ
بَساًّۙ
٥
فَكَانَتْ
هَبَٓاءً
مُنْبَثاًّۙ
٦
وَكُنْتُمْ
اَزْوَاجاً
ثَلٰثَةًۜ
٧
Ḣâfidatun râfi’a(tun) İżâ rucceti-l-ardu raccâ(n) Ve busseti-lcibâlu bessâ(n) Fekânet hebâen munbeśśâ(n) Ve kuntum ezvâcen śelâśe(ten)
Yeryüzü şiddetle sarsıldığı, dağlar parça parça dağılıp saçılmış toz olduğu ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman, O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.
فَاَصْحَابُ
الْمَيْمَنَةِ
مَٓا
اَصْحَابُ
الْمَيْمَنَةِۜ
٨
Fe-ashâbu-lmeymeneti mâ ashâbu-lmeymene(ti)
Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!
وَاَصْحَابُ
الْمَشْـَٔمَةِ
مَٓا
اَصْحَابُ
الْمَشْـَٔمَةِۜ
٩
Ve ashâbu-lmeş-emeti mâ ashâbu-lmeş-eme(ti)
Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!
وَالسَّابِقُونَ
السَّابِقُونَۙ
١٠
اُو۬لٰٓئِكَ
الْمُقَرَّبُونَۚ
١١
Ve-ssâbikûne-ssâbikûn(e) Ulâ-ike-lmukarrabûn(e)
(İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir. İşte onlar (Allah’a) yaklaştırılmış kimselerdir.
ف۪ي
جَنَّاتِ
النَّع۪يمِ
١٢
Fî cennâti-nna’îm(i)
Onlar, Naîm cennetlerindedirler.
ثُلَّةٌ
مِنَ
الْاَوَّل۪ينَۙ
١٣
وَقَل۪يلٌ
مِنَ
الْاٰخِر۪ينَۜ
١٤
Śulletun mine-l-evvelîn(e) Ve kalîlun mine-l-âḣirîn(e)
Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.
عَلٰى
سُرُرٍ
مَوْضُونَةٍۙ
١٥
مُتَّكِـ۪ٔينَ
عَلَيْهَا
مُتَقَابِل۪ينَ
١٦
‘Alâ sururin mevdûne(tin) Mutteki-îne ‘aleyhâ mutekâbilîn(e)
Onlar, karşılıklı yaslanmış vaziyette mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.
يَطُوفُ
عَلَيْهِمْ
وِلْدَانٌ
مُخَلَّدُونَۙ
١٧
بِاَكْوَابٍ
وَاَبَار۪يقَ
وَكَأْسٍ
مِنْ
مَع۪ينٍۙ
١٨
لَا
يُصَدَّعُونَ
عَنْهَا
وَلَا
يُنْزِفُونَۙ
١٩
وَفَاكِهَةٍ
مِمَّا
يَتَخَيَّرُونَۙ
٢٠
وَلَحْمِ
طَيْرٍ
مِمَّا
يَشْتَهُونَۜ
٢١
Yatûfu ‘aleyhim vildânun muḣalledûn(e) Bi-ekvâbin ve ebârîka vekesin min ma’în(in) Lâ yusadde’ûne ‘anhâ velâ yunzifûn(e) Ve fâkihetin mimmâ yeteḣayyerûn(e) Ve lahmi tayrin mimmâ yeştehûn(e)
Ebediyen genç kalan uşaklar, onların etrafında; içmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları, cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri, beğendikleri meyveleri ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.
وَحُورٌ
ع۪ينٌۙ
٢٢
كَاَمْثَالِ
اللُّؤْلُؤِ۬
الْمَكْنُونِۚ
٢٣
Ve hûrun ‘în(un) Ke-emśâli-llului-lmeknûn(i)
Onlar için saklı inciler gibi, iri gözlü huriler de vardır.
جَزَٓاءً
بِمَا
كَانُوا
يَعْمَلُونَ
٢٤
Cezâen bimâ kânû ya’melûn(e)
(Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.)
لَا
يَسْمَعُونَ
ف۪يهَا
لَغْواً
وَلَا
تَأْث۪يماًۙ
٢٥
Lâ yesme’ûne fîhâ laġven velâ teśîmâ(n)
Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.
اِلَّا
ق۪يلاً
سَلَاماً
سَلَاماً
٢٦
İllâ kîlen selâmen selâmâ(n)
Sadece “selâm!”, “selâm!” sözünü işitirler.
وَاَصْحَابُ
الْيَم۪ينِ
مَٓا
اَصْحَابُ
الْيَم۪ينِۜ
٢٧
Ve ashâbu-lyemîni mâ ashâbu-lyemîn(i)
Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!
ف۪ي
سِدْرٍ
مَخْضُودٍۙ
٢٨
وَطَلْحٍ
مَنْضُودٍۙ
٢٩
وَظِلٍّ
مَمْدُودٍۙ
٣٠
وَمَٓاءٍ
مَسْكُوبٍۙ
٣١
وَفَاكِهَةٍ
كَث۪يرَةٍۙ
٣٢
لَا مَقْطُوعَةٍ
وَلَا
مَمْنُوعَةٍۙ
٣٣
وَفُرُشٍ
مَرْفُوعَةٍۜ
٣٤
Fî sidrin maḣdûd(in) Ve talhin mendûd(in) Ve zillin memdûd(in) Ve mâ-in meskûb(in) Ve fâkihetin keśîra(tin) Lâ maktû’atin velâ memnû’a(tin) Ve furuşin merfû’a(tin)
(Onlar), dikensiz sidir ağaçları ve meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında, yayılmış sürekli bir gölgede, çağlayan bir su başında, tükenmeyen ve yasaklanmayan çok çeşitli meyveler içinde ve yüksek döşekler üzerindedirler.
اِنَّٓا
اَنْشَأْنَاهُنَّ
اِنْشَٓاءًۙ
٣٥
İnnâ enşenâhunne inşâ-â(n)
Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.
فَجَعَلْنَاهُنَّ
اَبْكَاراًۙ
٣٦
عُـرُباً
اَتْـرَاباًۙ
٣٧
لِاَصْحَـابِ
الْيَم۪ينِۜ
۟
٣٨
Fece’alnâhunne ebkârâ(n) ‘Uruben etrâbâ(n) Li-ashâbi-lyemîn(i)
Onları ahiret mutluluğuna erenler için, hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli bakireler yaptık.
ثُلَّةٌ
مِنَ
الْاَوَّل۪ينَۙ
٣٩
وَثُلَّةٌ
مِنَ
الْاٰخِر۪ينَۜ
٤٠
Śulletun mine-l-evvelîn(e) Ve śulletun mine-l-âḣirîn(e)
Bunların birçoğu öncekilerden, birçoğu da sonrakilerdendir.
وَاَصْحَابُ
الشِّمَالِۙ
مَٓا
اَصْحَابُ
الشِّمَالِۜ
٤١
Ve ashâbu-şşimâli mâ ashâbu-şşimâl(i)
Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!
ف۪ي
سَمُومٍ
وَحَم۪يمٍۙ
٤٢
وَظِلٍّ
مِنْ
يَحْمُومٍۙ
٤٣
لَا
بَارِدٍ
وَلَا
كَر۪يمٍ
٤٤
Fî semûmin ve hamîm(in) Ve zillin min yahmûm(in) Lâ bâridin velâ kerîm(in)
Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler. Ne serin ve ne de yararlı olan zifirî bir gölge içinde!.
اِنَّهُمْ
كَانُوا
قَبْلَ
ذٰلِكَ
مُتْرَف۪ينَۚ
٤٥
İnnehum kânû kable żâlike mutrafîn(e)
Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.
وَكَانُوا
يُصِرُّونَ
عَلَى
الْحِنْثِ
الْعَظ۪يمِۚ
٤٦
Ve kânû yusirrûne ‘alâ-lhinśi-l’azîm(i)
Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.
وَكَانُوا
يَقُولُونَ
اَئِذَا
مِتْنَا
وَكُنَّا
تُرَاباً
وَعِظَاماً
ءَاِنَّا
لَمَبْعُوثُونَۙ
٤٧
Ve kânû yekûlûne e-iżâ mitnâ ve kunnâ turâben ve ’izâmen e-innâ lemeb’ûśûn(e)
Diyorlardı ki: “Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?”
اَوَاٰبَٓاؤُ۬نَا
الْاَوَّلُونَ
٤٨
Eve âbâunâ-l-evvelûn(e)
“Evvelki atalarımız da mı?”
قُلْ
اِنَّ
الْاَوَّل۪ينَ
وَالْاٰخِر۪ينَۙ
٤٩
لَمَجْمُوعُونَ
اِلٰى
م۪يقَاتِ
يَوْمٍ
مَعْلُومٍ
٥٠
Kul inne-l-evvelîne vel-âḣirîn(e) Lemecmû’ûne ilâ mîkâti yevmin ma’lûm(in)
De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır.”
ثُمَّ
اِنَّكُمْ
اَيُّهَا
الضَّٓالُّونَ
الْمُكَذِّبُونَۙ
٥١
لَاٰكِلُونَ
مِنْ
شَجَرٍ
مِنْ
زَقُّومٍۙ
٥٢
Śumme innekum eyyuhâ-ddâllûne-lmukeżżibûn(e) Leâkilûne min şecerin min zakkûm(in)
Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar! Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.
فَمَالِـؤُ۫نَ
مِنْهَا
الْبُطُونَۚ
٥٣
Femâli-ûne minhâ-lbutûn(e)
Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.
فَشَارِبُونَ
عَلَيْهِ
مِنَ
الْحَم۪يمِۚ
٥٤
Feşâribûne ‘aleyhi mine-lhamîm(i)
Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.
فَشَارِبُونَ
شُرْبَ
الْه۪يمِۜ
٥٥
Feşâribûne şurbe-lhîm(i)
Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.
هٰذَا
نُزُلُهُمْ
يَوْمَ
الدّ۪ينِۜ
٥٦
Hâżâ nuzuluhum yevme-ddîn(i)
İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.
نَحْنُ
خَلَقْنَاكُمْ
فَلَوْلَا
تُصَدِّقُونَ۟
٥٧
Nahnu ḣalaknâkum felevlâ tusaddikûn(e)
Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?
اَفَرَاَيْتُمْ
مَا
تُمْنُونَۜ
٥٨
Eferaeytum mâ tumnûn(e)
Attığınız o meniye ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ
تَخْلُقُونَهُٓ
اَمْ
نَحْنُ
الْخَالِقُونَ
٥٩
E-entum taḣlukûnehu em nahnu-lḣâlikûn(e)
Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ
قَدَّرْنَا
بَيْنَكُمُ
الْمَوْتَ
وَمَا
نَحْنُ
بِمَسْبُوق۪ينَۙ
٦٠
عَلٰٓى
اَنْ
نُبَدِّلَ
اَمْثَالَكُمْ
وَنُنْشِئَكُمْ
ف۪ي
مَا
لَا
تَعْلَمُونَ
٦١
Nahnu kaddernâ beynekumu-lmevte vemâ nahnu bimesbûkîn(e) ‘Alâ en nubeddile emśâlekum ve nunşi-ekum fî mâ lâ ta’lemûn(e)
Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.
وَلَقَدْ
عَلِمْتُمُ
النَّشْاَةَ
الْاُو۫لٰى
فَلَوْلَا
تَذَكَّرُونَ
٦٢
Ve lekad ‘alimtumu-nneş-ete-l-ûlâ felevlâ teżekkerûn(e)
Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O hâlde düşünseniz ya!
اَفَرَاَيْتُمْ
مَا
تَحْرُثُونَۜ
٦٣
Eferaeytum mâ tahruśûn(e)
Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ
تَزْرَعُونَهُٓ
اَمْ
نَحْنُ
الزَّارِعُونَ
٦٤
E-entum tezra’ûnehu em nahnu-zzâri’ûn(e)
Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?
لَوْ
نَشَٓاءُ
لَجَعَلْنَاهُ
حُطَاماً
فَظَلْتُمْ
تَفَكَّهُونَ
٦٥
Lev neşâu lece’alnâhu hutâmen fezaltum tefekkehûn(e)
Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:
اِنَّا
لَمُغْرَمُونَۙ
٦٦
İnnâ lemuġramûn(e)
“Muhakkak biz çok ziyandayız!”
بَلْ
نَحْنُ
مَحْرُومُونَ
٦٧
Bel nahnu mahrûmûn(e)
“Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!”
اَفَرَاَيْتُمُ
الْمَٓاءَ
الَّذ۪ي
تَشْرَبُونَۜ
٦٨
Eferaeytumu-lmâe-lleżî teşrabûn(e)
İçtiğiniz suya ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ
اَنْزَلْتُمُوهُ
مِنَ
الْمُزْنِ
اَمْ
نَحْنُ
الْمُنْزِلُونَ
٦٩
E-entum enzeltumûhu mine-lmuzni em nahnu-lmunzilûn(e)
Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?
لَوْ
نَشَٓاءُ
جَعَلْنَاهُ
اُجَاجاً
فَلَوْلَا
تَشْكُرُونَ
٧٠
Lev neşâu ce’alnâhu ucâcen felevlâ teşkurûn(e)
Dileseydik onu acı bir su yapardık. O hâlde şükretseydiniz ya!.
اَفَرَاَيْتُمُ
النَّارَ
الَّت۪ي
تُورُونَۜ
٧١
Eferaeytumu-nnâra-lletî tûrûn(e)
Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!
ءَاَنْتُمْ
اَنْشَأْتُمْ
شَجَرَتَـهَٓا
اَمْ
نَحْنُ
الْمُنْشِؤُ۫نَ
٧٢
E-entum enşetum şeceratehâ em nahnu-lmunşi-ûn(e)
Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?
نَحْنُ
جَعَلْنَاهَا
تَذْكِرَةً
وَمَتَاعاً
لِلْمُقْو۪ينَۚ
٧٣
Nahnu ce’alnâhâ teżkiraten ve metâ’an lilmukvîn(e)
Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.
فَسَبِّحْ
بِاسْمِ
رَبِّكَ
الْعَظ۪يمِ۟
٧٤
Fesebbih bismi rabbike-l’azîm(i)
O hâlde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).
فَلَٓا
اُقْسِمُ
بِمَوَاقِـعِ
النُّجُومِۙ
٧٥
وَاِنَّهُ
لَقَسَمٌ
لَوْ
تَعْلَمُونَ
عَظ۪يمٌۙ
٧٦
Felâ uksimu bimevâki’i-nnucûm(i) Ve-innehu lekasemun lev ta’lemûne ‘azîm(un)
Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, -eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir-
اِنَّهُ
لَقُرْاٰنٌ
كَر۪يمٌۙ
٧٧
İnnehu lekur-ânun kerîm(un)
O, elbette değerli bir Kur’an’dır.
ف۪ي
كِتَابٍ
مَكْنُونٍۙ
٧٨
Fî kitâbin meknûn(in)
Korunmuş bir kitaptadır.
لَا
يَمَسُّهُٓ
اِلَّا
الْمُطَهَّرُونَۜ
٧٩
Lâ yemessuhu illâ-lmutahherûn(e)
Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.
تَنْز۪يلٌ
مِنْ
رَبِّ
الْعَالَم۪ينَ
٨٠
Tenzîlun min rabbi-l’âlemîn(e)
Âlemlerin Rabb’inden indirilmedir.
اَفَبِهٰذَا
الْحَد۪يثِ
اَنْتُمْ
مُدْهِنُونَۙ
٨١
وَتَجْعَلُونَ
رِزْقَـكُمْ
اَنَّكُمْ
تُكَذِّبُونَ
٨٢
Efebihâżâ-lhadîśi entum mudhinûn(e) Ve tec’alûne rizkakum ennekum tukeżżibûn(e)
Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz ve Allah’ın verdiği rızka O’nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?
فَلَوْلَٓا
اِذَا
بَلَغَتِ
الْحُلْقُومَۙ
٨٣
Felevlâ iżâ belaġati-lhulkûm(e)
Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!
وَاَنْتُمْ
ح۪ينَئِذٍ
تَنْظُرُونَۙ
٨٤
Ve entum hîne-iżin tenzurûn(e)
Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.
وَنَحْنُ
اَقْرَبُ
اِلَيْهِ
مِنْكُمْ
وَلٰـكِنْ
لَا
تُبْصِرُونَ
٨٥
Ve nahnu akrabu ileyhi minkum velâkin lâ tubsirûn(e)
Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.
فَلَوْلَٓا
اِنْ
كُنْتُمْ
غَيْرَ
مَد۪ين۪ينَۙ
٨٦
تَرْجِعُونَـهَٓا
اِنْ
كُنْتُمْ
صَادِق۪ينَ
٨٧
Felevlâ in kuntum ġayra medînîn(e) Terci’ûnehâ in kuntum sâdikîn(e)
Eğer hesaba çekilmeyecekseniz ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!
فَاَمَّٓا
اِنْ
كَانَ
مِنَ
الْمُقَرَّب۪ينَۙ
٨٨
فَرَوْحٌ
وَرَيْحَانٌ
وَجَنَّتُ
نَع۪يمٍ
٨٩
Fe-emmâ in kâne mine-lmukarrabîn(e) Feravhun ve rayhânun ve cennetu na’îm(in)
Fakat (ölen kişi) Allah’a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.
وَاَمَّٓا
اِنْ
كَانَ
مِنْ
اَصْحَابِ
الْيَم۪ينِۙ
٩٠
فَسَلَامٌ
لَكَ
مِنْ
اَصْحَابِ
الْيَم۪ينِ
٩١
Ve emmâ in kâne min ashâbi-lyemîn(i) Feselâmun leke min ashâbi-lyemîn(i)
Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, “Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!” denir.
وَاَمَّٓا
اِنْ
كَانَ
مِنَ
الْمُكَذِّب۪ينَ
الضَّٓالّ۪ينَۙ
٩٢
فَنُزُلٌ
مِنْ
حَم۪يمٍۙ
٩٣
Ve emmâ in kâne mine-lmukeżżibîne-ddâllîn(e) Fenuzulun min hamîm(in)
Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.
وَتَصْلِيَةُ
جَح۪يمٍۙ
٩٤
Ve tasliyetu cahîm(in)
Bir de cehenneme atılma vardır.
اِنَّ
هٰذَا
لَهُوَ
حَقُّ
الْيَق۪ينِۚ
٩٥
İnne hâżâ lehuve hakku-lyakîn(i)
Şüphesiz bu, kesin gerçektir.
فَسَبِّـحْ
بِاسْمِ
رَبِّكَ
الْعَظ۪يمِ
٩٦
Fesebbih bismi rabbike-l’azîm(i)
Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.
Vakıa Suresi kaçıncı cüzde ve sayfada?
Vakıa Suresi, Kur’an- ı Kerim’in 27. cüzünde yer alır.Sayfa numarası kullanılan mushaf baskısına göre değişebilir.Genellikle 534. sayfa civarında başlar.
Vakıa Suresi ne zaman okunur ?
Vakıa Suresi için belirli bir zaman zorunluluğu yoktur.Ancak geleneksel olarak akşam ya da yatsı sonrası okunması yaygındır.Düzenli okumak isteyenler genellikle aynı vakti tercih eder.
Vakıa Suresi ne için okunur ?
Vakıa Suresi, ahiret bilincini güçlendirmek ve dünyanın geçiciliğini hatırlamak amacıyla okunur.İnsanı sorumlulukları üzerine düşünmeye yönlendirir.Bu yönüyle tefekkür ağırlıklı sureler arasında yer alır.
Vakıa Suresi abdestsiz okunur mu ?
Vakıa Suresi Kur’an ayetlerinden oluştuğu için okunmasıyla ilgili farklı görüşler bulunur.Ezberden okunmasıyla mushafa dokunma konusu birbirinden ayrı değerlendirilir.Günlük hayatta dua niyetiyle ezberden okunması yaygın bir uygulamadır.
Vakıa Suresi neden zenginlik duası olarak biliniyor ?
Vakıa Suresi, rızık ve paylaşım konularına dikkat çeken ayetler içerir.Bu nedenle zamanla bolluk ve bereketle ilişkilendirilmiştir.Halk arasında zenginlik duası olarak anılması, bu yorumların yaygınlaşmasından kaynaklanır.
Vakıa Suresi kaç ayet ve sayfa ?
Vakıa Suresi toplam 96 ayetten oluşur. Kur’an’da yaklaşık iki buçuk sayfa yer kaplar. Uzun sayılabilecek sureler arasında olmasına rağmen akıcı bir okunuşa sahiptir.






